Durdurun Dünyayı İnecek Var, Slowly Slowly Slowly Said the Sloth – Eric Carle

Resim

Yazan – Çizen: Eric Carle
Yayınevi: Puffin, 2007
Konu: Amazon ormanlarının derinliklerinde bir ağaca tutunmuş yaşayan Tembel Hayvan neden bu kadar tembel? Neden bu kadar sessiz? Neden bu kadar sıkıcı? Bu ve bunun gibi sorulara Dilber Ay’dan gelsin o zaman, “Zorunda mıyım?”

Bir hayvan düşünün, günde 15-19 saat uyusun, dakikada en fazla yarım metre gitsin, tutunduğu ağaçtan ancak haftada bir boşaltım yapmaya insin, onun dışında ağacın dalına asılı kalarak bir ömür geçirsin. İşte Eric Carle rengarenk cıvıl cıvıl Amazon ormanlarında bu Tembel Hayvanla tanıştırıyor bizi. Tutunduğu ağacın yanından onlarca hayvan gelip geçiyor, hayat hızla akıyor, ama bizimki yavaş yavaş yaprağını yiyor, yavaş yavaş uyuyor, yavaş yavaş uyanıyor. Yağmurlar yağıyor, gece karanlığı çöküyor bana mısın demiyor. Kendisine neden böyle tembel, sessiz ve sıkıcı olduğunu soran hayvanlara cevap da vermiyor; en sonunda uzuuun uzuuun düşünüp kendi çapında Cyrano’nun burun tiradı gibi bir tirat atıyor.

“Yavaş, sessiz ve sıkıcı olduğum doğru. Bezginim, aylakım, vakit ödürüyorum. Ayrıca temkinliyim, ağırım, sabırlıyım, vurdumduymazım, uyuşuğum, miskinim, kendi halindeyim, sakinim, uysalım, tasasızım ve üşengecim! Ben rahat ve huzurluyum ve sükunet içinde yaşamayı seviyorum. Ama tembel değilim.

Ben böyleyim işte. Her şeyi yavaş, yavaş, yavaş yapmayı seviyorum.”

Resim

Doğaya en az zarar veren hayvanlardan biri olan Tembel Hayvan neslinin geleceği tehdit altındaymış. Tabii ki, Amazon ormanlarına göz diken insan hırsı ve doymazlığı yüzünden… Hayvan ya da insan, ağaçlara sarılanların nesli tükeniyor işte beton kafalar yüzünden…

O zaman  “Durmayalım düşeriz” diyenlere inat, bi duralım da nefes alalımcılara gelsin  Gülten Akın’dan:

ah, kimselerin vakti yok 
durup ince şeyleri anlamaya 

kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar 
evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya (…)

Dünyanın bütün çatlakları birleşin! – D is for Dahl

D_is_for_Dahl

D is for Dahl
Derleyen: Wendy Cooling
Resimleyen: Quentin Blake
Yayınevi: Puffin, 2007

Banyo günlerinde beline kadar uzanan pamuk saç örgülü babaannesinin sırtını keselemiş, anneanneler, babaanneler, komşu teyzeler arasında günlerde, mevlitlerde, masa altlarında bir daha hiç karşılaşmayacağı kendisi gibi başka çocuklarla en güzel çocukluk oyunlarını oynamış, yazları köye gönderilmiş, annesinin veya babasının iş yerinde çevirmeli facit hesap makinesiyle saatlerce oyalanmış kuşağımızın gelmiş geçmiş en bilmiş ve en sıkıcı anne babalar olmasını nasıl açıklamalı?

Hani kızılderiler demiş ya, bir çocuğu büyütmek için bir köy dolusu insan lazım diye, bizim kuşağımız bunu bir yerinden biraz da olsa yakalamış sayılabilir anneanneler, dedeler, babaanneler, komşu teyzeler sayesinde. Bir dolu insanın arasında büyümenin en güzel yanı ise bir sürü çatlağa maruz kalmaktır belki de.. Ne de olsa her köyde en az bir deli bulunur değil mi?

Bu kimi cıvıl cıvıl, kimi çığırtkan, kimi asabi, kimi öfkeli (7 cüceler gibi oldu) tatlı kaçıkları görünce büyülenmiş gibi ağzım açık kalırdı benim hep. Sabahlara kadar kahkahası, kavgası gürültüsü hiç eksilmeyen içki masalarında bitiştirilmiş sandalyeler üzerinde üzerine babasının paltosu örtülerek uyuyan bizim kuşakta nedense anne-baba olduğunda aman bir doğruculuk sevdası, en iyisini ben bilirimcilik, çocuk bakımı, terbiyesi uzmanlığı taslayıcılık, bir kimseleri beğenmezlik değme gitsin…

E iyi güzel de, nerede esneklik, nerede neşe, nerede eğlence?? Roald Dahl üzerine yazılmış en eğlenceli kitaplardan biri olan “D is for Dahl”ı (Dahl’ın D’si diyebiliriz herhalde) okuyunca işte bu düşüncelere gark oldum.

Wendy Cooling, Roald Dahl hakkındaki en eğlenceli, en ilginç, en komik bilgileri bir araya getirmiş ve A’dan Z’ye Roald Dahl kitabı yapmış, kitabı resimleyen ise Roald Dahl’ın bildiğimiz çoğu kitabını resimleyen Quentin Blake. Böylece ortaya Roald Dahl sevenlere yeme de yanında yat cinsinden bir kitap çıkmış.

Yazıya kitaptaki Roald Dahl bilgilerinden bazılarıyla devam edeyim de ne kadar sıkıcı insanlar olduğumuzu bir daha görelim:

Gipsy House

* Resimde gördüğümüz Gipsy House adını koyduğu evde yaşarken köyün bütün çocuklarını çağırıp bir merdiven verir ve bahçedeki meyve ağaçlarından istedikleri kadar meyve toplamalarını söylermiş Roald Dahl. Bahçesinden gizli gizli erik çalarken kalp krizi geçirdiğimiz asık suratlı komşulara duyurulur…  (Bu arada eve Gipsy House demesinin sebebi ise evin yakınında yaşayan Çingenelermiş. Roald Dahl onlara sık sık yemek taşır, onlar da evi kutsarmış.)

cropwm

* Big Friendly Giant (Büyük Sevimli Dev) kitabındaki altın kalpli dev gibi, geceleri kendi çocukları uyumak üzereyken pencerelerine bir merdiven dayayıp çıkar, onlara bambu bir çubukla güzel rüyalar üflermiş.

* Peki kendisine gelen binlerce mektuba tek tek cevap verdiğini biliyor muydunuz? Buyurun aşağıda örnekleri var.

large_Roald_Dahl_Day_2013

Sevgili Amy
Sana özel bir mektup yazıp, şişede gönderdiğin rüya için teşekkür etmem gerekiyor. Şu dünyada bana bunu gönderen ilk kişisin ve bu benim çok ilgimi çekti. Ayrıca rüyanı da çok beğendim. Bu gece köye inip uyuyan bir çocuğun penceresinden üfleyip işe yarayıp yaramadığına bakacağım.
Sevgiler

6167788036_decaf2a629_o roald-dahl-letters

* Roald Dahl başkalarına zorbalık yapanlardan nefret edermiş. Okul otobüsünde kızı Lucy’nin ve zayıf gördüğü herkesin canına okuyan Lizzy adlı bir kız olduğunu öğrenince hemen bir şarkı yazıp kızı Lucy’ye öğretmiş ve ondan bu şarkıyı Lizzy dışında otobüsteki herkese öğretmesini istemiş.  Lizzy birine sataştığı an, tüm otobüs bağıra bağıra bu şarkıyı söyleyince Lizzy de bir daha kimseye sataşamamış. Haa haa ha, yaşasın zayıfların birleşip direndiği bütün anlar!!!

Why is Lizzy in a tizzy
On the way to school
She makes a fuss upon the bus,
and acts just like a fool!

Roald-Dahl-writing

Ne demiş Roald Dahl, sihire inanmayan onu asla bulamaz. Bari sihiri yaşayabilecekleri kısacık bir yaşam diliminde şu çocuklara hayatı zehir etmesek, daha iyi olmaz mı??

Bu Julia Donaldson başka Julia Donaldson… The Magic Paintbrush

magic-paintbrush

Yazar: Julia Donaldson

Çizer: Joel Stewart

Yayınevi: Macmillan Children’s Books, 2004

Konu: Yoksul bir köylü kızı olan Shen akşam yemeği için balık tutmaya gittiğinde yaşlı bir adam ona sihirli bir fırça verir, ama fırçayı sadece ihtiyacı olan yoksullar için kullanmasını, zenginler için hiçbir şey çizmemesini söyler. Shen’in sihirli fırçayla çizdiği her şey gerçeğe dönüşmektedir. Sihirli fırçanın ününü sonunda imparator da duyar, sonrası olaylar olaylar…

Çok alakasız bir yerinden dalacağım konuya: İntikam hikayeleri neden sevilir?

Acaba adaletin olmadığından bu kadar emin olduğumuz için mi intikam hikayeleri içimize su serpiyor? Gerçekte  mumla aradığımız için mi kurgu karakterler hak ettiklerine kavuşunca içimiz soğuyor?

Sizi bilmem ama sürekli haksızlık yapılıyor duygusuyla yaşamaktan, bu kadar haksızlık göz göre nasıl olabilir, yapanın yanına nasıl kâr kalabilir diye düşünmekten, bunca adaletsizliğin üzerine soğuk sular içmekten benim için şişti. Adalet denen aldatmacanın kimin yanında olduğundan daha bir emin olduktan, adına utanmadan adalet sarayı konan koca koca binaların nasıl hayatımızı kararttığını gördükten sonra sorsak mı kendimize, yoksa adalet gerçekten sadece mülkün mü temeli diye??

Öncesi de hiç parlak değildi tabii, ama sokağın ortasında yatan adamı gördüğüm o Ocak gününden sonra bir daha iflah olmadım ben.  O günden beri her şey daha bir dokunarak geçmeye başladı yanımdan. 2013 yazı binlerce kilometre ötede durduğum yerde duramaz hale getirirken beni, bütün bunları sünger gibi içine çeken çocuklarımızda nasıl etkileri olacak acaba? Haksızlığa uğrama  hissinin vücudumda fiziksel bir etkisi olduğuna derinden inanıyorum çünkü… Biz bile anlamlandıramazken çoğu şeyi bu yavrular n’apsın?

Buradan Julia Donaldson’a nasıl bağlayacaksın acaba diye sorduğunuzu duyar gibiyim, valla ben de bilemiyorum. Ama Julia Donaldson’un hikayelerinde güçsüz, zayıf görünenin, haksızlığa uğrayanın zekasını kullanarak işin içinden sıyrılması, adaletin sağlanması hiç de az görülen bir durum değil, işte tam da buradan bağlayacağım.. (Bkz. GruffaloTyrannosaurus Drip, What The Ladybug Heard, The Highway Rat)

Julia Donaldson bu sefer eski bir Çin halk öyküsünü almış, gene o oyuncaklı tatlı dilini kullanarak öyküyü bize yeniden anlatmış. Çizimler genelde o Julia Donaldson kitaplarında gördüğümüz Axel Scheffler’e ait değil bu kitapta. Joel Stewart bu eski halk masalını kendi sihirli fırçasıyla büyülü bir şekilde yansıtmış. (Tam da burada kanayan bir yaraya parmak basmadan geçemeyeceğim saygıdeğer kitapseverler, çocuk kitaplarının künyesinde neden bu çizimlerin nasıl, hangi teknikle yapıldığı belirtilmez?)

Öykünün orijinalinde kahramanın erkek olmasına ve sonunun daha sert biçimde bitmesine rağmen, Julia ablamız kahramanı kız çocuğuna dönüştürmüş ve son kısmı yumuşatmış. Böylece odaklanmamız gereken nokta da daha bir ortaya çıkıyor sanki. Yani sanatçının para, güç vs. uğruna vicdanından vazgeçmemesi, kalemini satmaması, zorbalara hak ettikleri dersi kendi olmaktan vazgeçmeden zekasıyla vermesi…

Evet, dünya adil bir yer değil, haksızlıklarla dolu. Ama umut da var, zeka da, neşe de… Çocuklarımıza bunları ilham veren kitapları okursak belki bize de bulaşır umut da, zeka da, neşe de…

Amerikan Filmleri, Dil Cambazlığı ve Shel Silverstein üzerine

Amerikan filmleriyle büyümüş bir 3. Dünyalı olarak, 10 kurşun yiyip ölürken bile espri yapmaktan geri durmayan kahramanlara hayatım boyunca ettiğim bütün küfürleri geri alıyorum. Neden mi? Çünkü ben bu Yeni Dünya’ya gelince gördüm ki, bunlar kadın-erkek, genç-yaşlı dinlemiyor espri yapıyor! Anlatmayı, dille oynamayı, lafı gediğine koymayı pek iyi beceriyorlar. Komedi kulüplerinin, stand-up’ların, sit-com’ların, komedinin bu kadar popüler olması boşuna değil. Adamlar konuşuyor arkadaş!

Peki nasıl oluyor da oluyor? Hiç merak etmeyin, ben yemedim içmedim bu konuda bir tespit geliştirdim: Şimdiii, bu topraklarda çok zengin bir çocuk edebiyatı geleneği var. Klasik pek çok çocuk kitabı (Caps for Sale (1938), Pat the Bunny (1940), The Runaway Bunny (1942), Good Night Moon (1947), The Cat in the Hat (1954), Green Eggs and Ham (1960), The Snowy Day (1962), Where the Wild Things Are (1963) gibi) nesilden nesile okunup duruyor. Bu kitaplarla büyüyen anne babalar kendi çocuklarına aynı kitapları okumayı sürdürüyor. Böylece ortak hafıza, ortak dil, alışkanlıklar genişleye genişleye akmaya devam ediyor. Bu temellerin üzerine sürekli eklenen yeni kitaplarla, kaynaklarla dil sevilen, içinde yaşanan, canlı bir varlık olarak yaşayıp gidiyor. Gel de kıskanma…

hqdefault

Gelelim Shel Silverstein’e… Yani yukarıdaki klasiklere çoktan eklenmiş The Giving Tree‘nin (Türkçeye Cömert Ağaç adıyla çevrildi) yazarı ve çizerine… Karşınızda 10 parmağında on marifet bir müzisyen, şarkı sözü yazarı, şair, karikatürist, oyun yazarı… Playboy için gezi yazıları yazıp çizmek mi dersin, Johnny Cash’in söylediği A Boy Named Sue şarkısını yazmak mı, hepsi onda. Bu da yetmemiş bir de çocuklar için eğlenceli, komik şiir kitapları yazıp bunları resimlemiş.

e0649604583c6e2752b0b32dd43f209d

Tam da bu şiir kitaplarındaki dil cambazlığından söz etmek istiyordum işte… Yukarıdaki tespiti de, Shel Silverstein’in “Falling Up” kitabındaki şiirleri okuduktan sonra düşünmüştüm zaten…

tumblr_lnsxvrxc8T1qmqpiro1_500

Komik ve yaratıcı çizimlere, muzip ve yaramaz bir ruh halini ve çocukları da buna davet eden rahatlığı ekleyin. Alın size Shel Silverstein. Ada bu şiirlerin hepsine bayılıyor ve kıkır kıkır gülüyor. Bir çocuğu kıkır güldüren şiirler yazan birini  ben de alır başımın üzerine koyarım…

invitation

kütüphaneler de olmasa…

alabatgirl

Ben şu hayatta en çok kütüphaneleri sevdim, ama “temiz ödev” yapmak için ansiklopedi bulmaya gitttiğimiz, asık suratlı görevlilerin çalıştığı, kitapların o görevlilerin arkasında ulaşılamaz bir yerde durduğu kütüphaneleri değil… Hatırladıkça daha da tuhafıma gidiyor yahu, kütüphane açıyorsun, kitapları elletmiyorsun, ancak izinle getirtiliyor kitaplar… Hani nerede rafların arasında kaybolma zevki, kitaptan kitaba atlama oyunu, yeni kitaplar keşfetme mutluluğu??? Benim tüm bunların tadını çıkarabilmem taaa üniversite yıllarıma rastlar (ki, üniversiteyi 8 senede bitirdiğim düşünülürse, bayağı bir tadını, hatta b..kunu çıkardığım da söylenebilir!!) Masalarında uyuyup uyanıp yeni kitap avlarına çıktığım huzur mekanıydı benim için kütüphane. Ah bir de yiyip içebilseydim içeride, daha ne isterdim! Bir ona izin vermiyorlardı işte!!

Bu yaban ellerinde de en sevdiğim yerler yine kütüphaneler oldu… Çocuk kütüphanesinin gerçekten ne demek olduğunu ise,  buraya gelince anladım ben. Çocuk kütüphanesi, çocukların ulaşabildiği, dokunabildiği, karıştırabildiği binlerce kitabın yanı sıra, oyuncaklar, rahat koltuklar, güler yüzlü çalışanlar demekmiş. Çok inanılmaz ama, kendileri de kitap okuyan, sorduğun her soruya cevap veren, sana yeni şeyler öneren, çocukları insan yerine koyarak onlarla konuşan çalışanlar demekmiş. Düzenli olarak çocuklar için etkinlikler düzenlemek, insanların buluşma, kaynaşma noktası olmak demekmiş.

1328030275608

1333137844333IMG_05731328030297434IMG_0576IMG_0577

Mirror – Jeannie Baker

Image

Yaratıcı: Jeannie Baker

Yayınevi: Walker Books, 2010

Konu: Fas’ta Güller Vadisi’nde yaşayan bir çocukla, Avustralya Sydney’de yaşayan bir çocuğun hayatı ne kadar benzer olabilir, ya da ne kadar ayrı?

Kitabın yaratıcısı Jeannie Baker 1990’ların başlarında Fas’a gidip gezmeye karar verince, Sydney’deki tanıdıkları pek bir endişelenmiş, aman efendim kadın başına oralara gidilir miymiş? Neyse ki aslan yürekli Jeannie onlara papuç bırakmamış da Fas’a gitmiş. Bu kısmını, kendi ağzından benim serbest çevirimle dinlemeniz lazım, (parantez içleri benim söylenmelerim, dikkate almayın!):

313735-jeannie-baker

“O zamanlar, ülkemde yabancılara ve yabancı olmaya karşı insanları zehirleyen politik görüşler hakimdi. (Oysa şimdi dünya günlük güneşlik!) Ama “yabancı” bir kadın olarak Fas’ın ıssız diyarlarında gezerken “yabancılardan” büyük dostluk ve cömertlik gördüm. (Pippa’yı düşünme Ece, ya da Sierra’yı.. sakın düşünme!!) Bu kitap düşüncesi orada doğdu: Dış görünüşler farklı olabilir, ama bir “yabancının” içi o kadar da yabancı olmayabilir. Hepimiz ailemiz ve dostlarımız tarafından sevilmek ve daha büyük bir aile olan toplumun parçası olmak için yaşıyoruz. İçimiz öylesine birbirine benziyor ki, aynaya baktığımızda birbirimizi görebiliriz.”

Jeannie Baker Fas’tan o kadar etkilenmiş ki, 2 yıl sonra tekrar gitmiş. Bu kitap üzerine de 5 yıl çalışmış. Kitabı eline alan bunu daha iyi anlayabilir; tahta plakalar üzere kum, toprak, kil, boya, bitki, kağıt, kumaş, metal, plastik parçalarını katman katman ekleyerek kolajlar yaratmış. Daha sonra bu kolajlar fotoğraflanıp kitap haline dönüştürülmüş. Kolajlar o kadar beğenilmiş ki, daha sonra Avustralya ve İngiltere’de turneye bile çıkmış. Kitap da ödül üstüne ödül almış.

Kitabın tasarımıysa, iki kültürün de hakkını yemeden onları ortaya koyar cinsten. İki ayrı kitap eşzamanlı olarak okunabilecek biçimde sağa ve sola açılıyor. Arapça kitabı Arapça’ya uygun biçimde soldan sağa takip ederken, İngilizce kısmını alışık olduğumuz biçimde sağdan sola çeviriyoruz. Kitabın konusu benzerlikleri vurgulamak için gündelik hayattan seçilmiş. Aynı yaşlarda iki çocuk sabah kalkar ve kahvaltılarını edip babalarıyla markete/pazara gider.

Yang-1-articleLarge

Çok da hoş ayrıntılar var kitabın içinde, örneğin Fas’taki annenin dokuduğu halının kitabın sonunda Avustralyalı aile tarafından alınması, Sydney’de yerde bulunup anneye hediye edilen çiçeğin, Fas’taki büyükannenin yakasında da olması gibi..

Market/pazar yolunun farkı da bana büyüleyici geliyor doğrusu. Fas’ta baba ve çocuk büyük bir ıssızlık ve sessizliğin içinde ilerlerken, Sydney’in taşıt ve görsel malzeme kalabalığı güzel bir karşıtlık olmuş.

Tek kelime etmeden, ayrılıklarımızı ve benzerliğimizi böyle sakin sakin anlattığı için şapka çıkarıyorum Mirror’a. Dünyanın iki ucuna da gitmeye gerek yok aslında, darısı İstanbul’daki çocukla Hakkari’de çocuğun birbirini görebilmesini sağlayan benzer projelere…61wFXNgFRcL._SL1200_

Hush! A Thai Lulluby – Minfong Ho & Holly Meade

Yazar : Minfong Ho

Çizer: Holly Meade

Yayınevi: Tandem Library, 1996

Konu: Sıcak bir yaz akşamı bebeğini uyutan Taylandlı bir annenin, onu uykuda tutmak için çevredeki sivrisinekten file kadar tüm canlıları susturmaya çalışması… Öykünün sonunda çevredeki tüm canlılar ve perişan anne uykuya dalarken hamaktaki bebeğin gözleri faltaşı gibi açıktır!!

Ada’ya Göre: Ada’ya “sen bu kitabı seviyor musun” diye sordum. “Evet” dedi. “Neden?” dedim, “Çocuk uyumuyor ondan” dedi. “Ben de uyumayı sevmiyorum ya, o yüzden”. Gerçekten de anne tüm hayvanları susturmak için çırpınırken arkada çocuk hamaktan inip kendi kendine takılıyor. Ada da her sayfada çocuğun nerede olduğunu bulup onun yaptıklarına bakmayı seviyor.

Ece’ye Göre: 1997 Caldecott ödüllü Hush!: A Thai Lulluby benim en sevdiklerim arasında, çünkü:

  • Dili şiirsel, bol tekrarlı ve uyaklı. Benim gibi küçükken “Küçüktüm, ufacıktım top oynadım acıktım” diye başlayan Alageyik kitabını ezberlemiş bir çocuk için şiirsel kitapların büyük değeri var. (Bu arada şiirin devamını çoktan unutmuşum tabii, şimdi Ziya Gökalp’e ait olduğunu ve sonunda Bozkurt’un bunları  Türk iline getirmesini falan içerdiğini tekrar okuyunca kendimden soğudum!)
  • Bize tamamen yabancı bir kültürden öğeler içeriyor. Tayland’da bir ormanda, etrafında fillerin, buffolaların olduğu tahta bir kulübede yaşayan anne ve çocuğu görmek, oraları hayal etmek, onların günlük yaşamındaki nesneleri ve ayrıntıları tanımak çok güzel. Hayvanların çıkardığı sesler bile bize yabancı. Kurbağalar Türkiye’de “vraak”, Amerika’da “ribbit” Tayland’da “op-op” diye ses çıkarıyor mesela…
  • Holly Meade’in kağıt kesme ve mürekkep kullanarak yarattığı kahverengi, yeşil ve sarı tonlarından oluşan dünya, öykünün atmosferini zengin biçimde yansıtıyor. Geleneksel Tayland yaşamına ait ayrıntıları bize sunuyor. Ben çocukken okuduğum kitaplarda yabancı ülkelere dair ayrıntıları görmekten, okumaktan, hayal etmekten çok zevk alırdım. Şimdi bile o kitaplardan bazılarını konularıyla değil, bu ayrıntılarıyla hatırlıyorum.

Kitabın yazarı Minfong Ho’nun yaşamı da kitap kadar ilginç. Ho, Çin asıllı bir aileden geliyor; Burma’da doğmuş, Tayland’da büyümüş, üniversite’yi Taiwan ve Amerika’da okuyor. İlk romanı “Sing to the Dawn”ı  New York’da okurken evini çok özlediği için bu özlemle başa çıkabilmek için yazıyor. Üniversite’den sonra Singapur’da gazetecilik, Tayland’da öğretmenlik yapıyor. Hapisanelerde, fabrikalarda çalışıyor. Darbelere, ayaklanmalara tanıklık ediyor. 1980’de Kamboçya-Tayland sınırındaki Kamboçyalı mültecilerle kakmacılık işinde çalışıyor. Bu tecrübesini daha sonra “The Clay Marble” romanına dönüştürüyor.

Minfong Ho, Güneydoğu Asya kültürünü çok gerçekçi biçimde yansıtmasıyla tanınıyor, romanlarında zor koşullar altında yaşayan güçlü kadınları ve kızları anlatıyor. 6 Ekim 1976’da Bangkok’daki öğrenci kıyımını anlatırken de, Pol-Pot rejiminden kaçan Kamboçyalı mültecileri anlatırken de umudunu ve gücünü kaybetmeyen güçlü ve duygusal karakterler kuruyor. Tüm bunları birinci elden yaşadığı için de hariçten gazel okumadığını biliyoruz.

Çok kültürlü biçimde yetişen yazar üç dili ana dili gibi konuşuyor. İlk dili olan Çinceyi “kalbinin”, Tayland dilini “ellerinin” İngilizceyi ise “kafasının” dili olarak tanımlıyor. Bu kadar zengin bir kültürle yetişip, bu kültürlere kafayı yoran, onlar için çalışan birinden de böyle zengin bir kitap çıkıyor işte.. (Yazar hakkında daha fazla bilgi için bkz.)